ANNEM
ANNEM
2019’un Ekim ayıydı. Annemin bazı gereksiz harcamalar yaptığını; İzmir' de ev satın almaya kalktığını; Yalova’da sahtekarların düzenlediği bir toplantıya katılıp, “aman bir şeyler için ödeme yapma demiş olmama rağmen” önüne konulan devre mülk sözleşmesine imzayı basıp, kartından bir miktar ön ödeme çektirip, ertesi gün kalan tutar için bankadan kredi çekip, söz konusu firmaya havale etmesini doktor kuzenime anlattığımda “hemen getir, MR çektirelim, sonra da sizi bir nöroloğa yönlendireceğim” demişti. Aklımızın ucundan geçmeyecek bir hastalık kapımızı mı çalmıştı? Anneme kanseri, kalp krizini, beyin kanamasını yakıştırabilirdim belki ama bunamayı hiç yakıştıramazdım. Herkes bunayabilirdi ama o bunamazdı.
Kuzenin söylediklerini yaptık. Zülfü Kozan adlı nörologdan da randevu aldık. MR raporunu görünce biraz içimize su serpilmişti. Raporu yazan uzman “ Hidrosefali” diye bir şeyden şüphelenmişti. İnternet'ten biraz araştırma yapınca pek hoş olmasa da cerrahi bir operasyon ile iyileşebilecek bir hastalık olduğunu öğrenmiştik. Hidrosefali kafatası içindeki beynin içinde bulunduğu sıvının tahliye edilememesinden dolayı aşırı sıvı birikmesine verilen bir isimdi. İnternet'e yazınca genellikle çocuklarda rastlanan ve kafanın kocaman bir hal aldığı bir hastalıkmış. Yetişkinlerde de olabiliyormuş. Sakine teyzemin geçirdiği beyin kanamasından sonra onun da kafatası içindeki sıvının tahliye edilmediği bir dönemde ortaya çıkan rahatsızlığına benzer bir durumdu anladığımız kadarıyla.
Fakat, Zülfü Kozan MR raporunda belirtilen şüpheye katılmadığını belirtti. MR’a göre beyinde küçülme varmış, yaşa bağlı olurmuş fakat beklenenden daha fazlaymış küçülme. Nöro-psikolojik test yapmak istedi. Belirlenen bir günde testi yaptırdık. Ve sonuç umutlarımızı aldı götürdü. Teşhis Fronto Temporal Demans’tı. Alzheimer Demans’ından sonra en sık rastlanan demans tipiydi ve 40-60 yaş arası başlıyordu. Annemin aktif hayatı belki 10 yıl kadar geciktirmişti belki de çoktan başlamıştı ufak ufak belirtilerle. Bugün geriye dönüp baktığımda annemin bazı davranışlarına, söylediklerine kızdığımı ve eleştirdiğimi hatırlıyorum. Çünkü, bu demans tipi hafızayla ilgili nöronların dejenerasyonu ile değil beynin ön ve yan ( Fronto ve temporal) lobları ile ilişkiliydi. Beynin ön lob bizi insan yapan, kararlarımızı, fikirlerimizi yöneten kısaca muhakeme yeteneğimizi veren bölge; beynin yan lobu konuşma, konuşulanı anlama, görülen nesneleri isimleri onlara verilen isimlerle eşleyerek tanıma işlemlerini yöneten bölgeydi.
Annemin hastalığının teşhisini takip eden günlerde Dünyanın üstüne Pandemi bulutu çökünce sokağa çıkma yasakları, insanların sosyalleşmesini engelleyen tedbirlerin alınması ve bu bilinmez durumun getirdiği korku ve kaygı ortamı annemin hastalığının hızlı ilerlemesine neden oldu. Annemin hastalığının başlarında, daha doğrusu teşhisin konmasını takip eden günlerde, Covid-19’un Türkiye’de de görülmesinden kısa bir süre önce, 2 senedir Gırtlak Kanseri ile mücadele eden dayım hayatını kaybetti. Annem bu kaybın üzüntüsünü tabii ki yaşadı ama sağlıklı olsaydı çok çok daha şiddetli bir yas süreci geçireceği aşikârdı, çünkü hayatının kayda değer bir bölümü çok sevdiği kardeşine adanmış, onun yarattığı sorunlarla mücadele ile geçmişti. Dayımın vefatı 100 yaşına bir iki basamak kalmış olmasına rağmen zihni berrak, kafası hâlâ zehir gibi çalışan anneannemi derinden etkiledi. Babaannem gibi anneannem de bu dünyadan göçüp gitmeden evlat kaybını yaşama kaderine mahkum olmuştu. Gırtlak kanseri nedeniyle son zamanlarında hiç bir şey yiyip, içemeyen dayım aslında kanserden değil açlıktan ölmüştü. Anneannem de dayımın kaybından 15 ay kadar sonra hayata gözlerini yumdu. Oğlu açlıktan öldüğü için anneannem de son 20 gün sadece su, süt ve ayran içti, yediği her şeyi çıkardı, kendine böyle bir ölümü layık gördü belli ki!
Anneannemin ölümünü annem neredeyse hiç hissetmedi. Son 20 gün salonda anneannemin yanında ben yatıyordum, her şeyiyle ben ilgilenmeye çalışıyordum ki annem gece rahat uyusun, hastalığı bir de uykusuzluktan dolayı daha hızlı ilerlemesin. Birkaç gün dinlenmek için kendi evime gitmiştim. Kendi evim deyince buraya yeni bir paragraf açıp, özel hayatımla ilgili kısa bir bilgi vereyim. Kısa diyorum çünkü özel hayatım ayrı bir hikayenin konusu. Burada uzun uzun anlatmaya girsem, içinden çıkamam.
31 Temmuz 2018’de Aynur ile üçüncü evliliğimi yaptım. Bu evlilik de 5 Kasım 2021’de resmi olarak bitti ama ilişki tam anlamıyla bitemedi. Git gellerle sürüp gitti hatta 2024’ün Ekim ortalarına kadar. Ama galiba şimdi bitti. Dediğim gibi bu ayrı bir hikayenin konusu, bir gün onu da yazabilirim.
En son dinlenmek için kendi evime gittim demiştim. İşte tam o günlerde telefonum çaldı ve kardeşim anneannemin hayata gözlerini yumduğunu haber verdi. Sokağa çıkma yasağı başlamıştı. Atladım arabaya, kimse durdurmadan eve kadar geldim. Durdursa da telefonumda kardeşimin gönderdiği 112 yetkilileri tarafında verilmiş nabız kaydının görüntüsü vardı. Eve geldiğimde kardeşim anneannemin çenesini bağlamıştı. İşlemlere başlamak için hemen Sarıyer Belediyesi'ne gittim. Elimdeki kayıt ile ölüm belgesini çıkarttım. Eve dönerken polis durdurdu ama elimdeki belge sayesinde sorun yaşamadım. Eve vardığımda anneannemin cansı bedenini yetkililer alıp, götürmüşlerdi. Sabah erkenden Zincirlikuyu mezarlığına gittim, yıkama işlemlerini yapılmasını sağladım ve Sivas’a gidecek cenazenin işlemlerini tamamladım. Bir otobüsün bagajında gidecekti anneannem evine. Cenaze otobüse yüklenince, biz de yola çıkacaktık. Erken varmayalım diye kendi evime uğradık, orada biraz oturduk. Annem hiçbir şey olmamış gibiydi. Yola çıktık ve sabaha karşı Ulaş’a vardık. Cenaze bizden önce Cem Evine teslim edilmişti. Covid şartlarından dolayı cenaze sakindi, uzaklardan gelen pek olmamıştı. Bir iki gece halamlarda kalıp, yola çıkacaktık. Annemin keyfi yerinde görünüyordu ki o annem yıllarca Ulaş’a her gelişimizin dönüşünde annesini belki de son kez görmüş olma ihtimalinden dolayı yolculuğun ilk 15-20 dakikasında sessizce ağlardı. Şimdi o hep korktuğu, kaygı duyduğu şey gerçekleşmişken tamamen tepkisizdi. Bana veya kardeşime yani evlatlarına bir şey olsa da böylesine tepkisiz mi kalırdı? Ne tuhaf bir hastalıktı bu!
Anneannemi, vefat etmeden önceki yaz pademinin şehirlerarası yolculuk yasağı kalkınca ısrarına dayanamayıp Ulaş’a gönderdik. O sırada kendine bakacak durumdaydı. Bir süre sonra annem de anneannemin yanına gitmek isteyince, tamam dedim. “ Seni arabayla götürürüm, 1 hafta sizinle kalır, dönerim. Sen geri gelmek istediğinde de seni almaya gelirim.” Anlaşmaya vardık ve bir sabah yola koyulduk. Çok güzel bir yolculuk oldu taa ki Yozgat/Akdağmadeni’ne kadar. Ne olduysa orada oldu. Arabada müziğimiz açık, müziği eşlik ede ede geldik, Akdağmadeni’ne. Orada kısa bir mola verdik, zaten 2 saat kadar yolumuz kalmıştı. Yola tekrar koyulduk, müziği yeniden başlattım. Fakat annem susuyor, şarkıya eşlik etmiyordu. Hadi diyordum ama tık yok. Sonunda Ulaş’a vardık. Annem arabadan indi, ben şimdi yattığımız odanın penceresinin altına gelecek şekilde arabayı park ettim. Aliş de Ulaş’taydı. Annem Aliş’e “ arabada misafirimiz var” demiş. Biz eve girmiştik, Aliş bavullarla geldi, “ abi misafirimiz var dedi halam, ben de köpek var, sandım ama arabada bir şey yok.”dedi. Anneme döndüm, anne ne misafiri deyince, Akdağmadeni’nden Mehmet Ali’yi aldık ya deyince, başımdan aşağıya sıcak sular döküldü sanki. Sonra bağlantıyı kurdum, annem yanımızda biri var diye düşündüğü için şarkılara eşlik etmeyi bırakmıştı. Demek artık halüsinasyon görmeye de başlamıştı.
Bu tuhaflıklar anneannemin vefatında sonra da devam etti. Hatta arttı. Mesela akşam olup hava kararınca Oyak Sitesi’nde evimizin tam karşısındaki parka gitmek istiyordu. Neden anne dediğimizde, annemle babam geldiler, onların yanına gideceğim diye tutturuyordu. Kimi akşam ya da sabah masaya 2 tabak daha koyuyordu. Bunlar ne anne deyince, annemle babam da gelir şimdi masaya diyordu.
Bir ara, Mehmet Ali bazen de sadece Ali oluyordu, beni Datça’ya götürecek diyordu, küçük bir yolculuk çantasını hazırlıyordu. Kimi akşam yatmaya yakın saatte makyaj çantasını alıp, makyaj yapmaya başlıyordu. Bu Datça olayı çok sık tekrarlanmaya başlayınca annemi Datça’ya götürelim de bir daha sözünü etmez belki diye düşündüm. Aynur da tatil yapmak istiyordu. Teklifim şu oldu: Zeliha ablamı arayayım, kabul ederse bir araba kiralayalım ( arabayı satmıştık, bu arada boşanmıştık da ama yine birlikteydik, zaman zaman kavga ettiğimiz için zaman zaman bana ihtiyaçları olduğu için annemde kalıyordum), annemi Datça’ya bırakırız, biz de ya Datça’da ya da en yakın Marmaris’te fiyatlar uygunsa orada bir otel ayarlarız. Dönüşte de annemi alırız. Zeliha ablam mırın kırın etti ama sonunda kabul etti. Yola çıktık, annemi Datça’ya bıraktık, biz Marmaris’e geçtik. Bir gece kalmıştık henüz sabah Zeliha ablam aradı, annemin üstüne çiş yaptığını, dizleri ağrıdığı için anneme gücü yetmediğini falan söyledi. Yapacak bir şey yoktu; annemi alacaktık da nasıl kalacaktık şimdi? Üç kişilik yatma imkanı yoktu ayarladığımız yerde. Annemi yalnız başına bir odada bırakmak da riskliydi. Zeliha ablam “hemen gelmek için acele etmeyin, 2 gün idare edeceğim artık ”demişti. Çözümü buldum Eren’i aradım. Durumu anlattım. Size burada 2 kişilik yer ayarladım, sana uçak bileti alıyorum dedim. 2 gün sonra gündüz annemi aldık Datça’dan, akşam da Eren’i Dalaman havaalanından alıp, otele geldik.
Tatil güzel geçti, bir anlamda. Aynur’la benim için değil ama annem için iyiydi. Denize girdi biraz korkarak ama eğlendi. Güzel vakit geçirdi. Bir daha da Datça lafı etmedi. Plan işe yaramıştı.
Annem bir süre önce yemek yapmayı bırakmıştı. Zaman zaman tuvalete gitmiyor, çocuk gibi çişini üzerine yapıyordu. Kişisel hijyeni de yapabildiğimiz kadarıyla bizim daha doğrusu benim tarafımdan sağlanıyordu. Banyoya ben sokuyordum, sırtını sabunluyordum, gerisini o yapsın istiyordum ama yavaş yavaş bunu da yapmayı bırakmıştı. Benim evde olmadığım bir sabah geç saatlerde kardeşim aradı. Annem o uyurken kendi başına banyoya girmiş. Sıcak suyu açmış ve öyle oturmuş banyoda. Duş kabinin üstü açık olsa da sıcak su ve buhar iyice ısıtmış içeriyi, hamam gibi olmuş. Kardeşim uyanıp da annemi bulduğunda kendinden geçmek üzereymiş. Görüntülü aramıştı beni, hali perişandı. Hemen soğuk su ile duş aldırmasını salık verdi. Yarım saat kadar sonra kendine gelmişti. Bir daha böyle olmasın diye ben evde değilsem yatarken sıcak su vanasını kapamasını tavsiye etmiştim. Kardeşim normal saatlerde yatıp, kalkmayı gerektiren değişimi reddettiği için bu çözümü bulmuştum. Kimse uyanmadan ocağı yakmasını da engellemek için doğal gaz vanasının ucunu gece yatmadan çıkartıp saklamaya başladık.
22 Mayıs 2021 günü annem hemen hemen her gün yaptığı gibi ( bazı günler ben ona katılmaz, evde kahvaltı hazırlayarak annemin dönmesini beklerdim) Oyak Sitesindeki yürüyüş parkuruna gitti. Saat 10.00’da evden çıkar, 40-45 dakika sonra yürüyüşünü tamamlayıp, eve dönerdi ve birlikte kahvaltımızı yapardık. Fakat o gün annem saat 11:00 olmasına rağmen eve dönmedi. Her zaman telefonunu da yanına alırdı ve Google haritalardan nerede olduğunu takip edebilirdim. Fakat o gün telefonu evde bırakmış. Fırladım dışarı, yürüyüş parkuruna vardım; sonuna kadar gittim ama annemi göremedim. Eve döndüm, farklı bir yoldan dönmüş olabilir diye, fakat evde de yoktu. Kardeşimi uyandırdım ve durumu anlattım. Beraber sitede dolanmaya başladık, sokakta gördüğümüz insanlara eşkalini ( Görgü tanıklarının tanımlarına uygun olarak olayla ilgili muhtemel kişilerin kimlik tespitinde ana ayırt edici özellikleri olan; alın, kaş, göz, burun, ağız, kulak, yanak, çene, yüz çizgileri, yüz şekli ve bunların birleşmesinden oluşan resimdir. ) verip, görüp görmediklerini sorduk ama tatmin edici cevaplar alamadık.
Seyrantepe metrosuna kadar gittim. Girişteki görevliye de eşkali verince, “ Teyze buradaydı, metroya bindi” diye cevapladı. “ Ama üzerinde ne bir kuruş para ne de İstanbul kart vardı, nasıl geçti” deyince; “ Teyze ‘İstanbul kartını kaybettiğini, yenisini çıkarmaya gittiğini, zaten bugün aşı olmak için hastaneye de gideceğini’ söyledi, biz de zaten yaşı 65 üstü göründüğü için izin verdik geçmesine” dedi. Başından kaynar sular indi, bir anda. Arayacağımız alan tahmin edemeyeceğimiz kadar genişleyecekti. Artık kardeşim ve benim yalnız halledebileceğimiz bir sorunla karşı karşıya değildik. Kuzeni ( Süleyman) aradık, o da Güray’a haber verdi. Dört koldan yollara düşme zamanıydı. Aklıma ilk gelen Alzheimer hastalarının eskiden oturdukları yere gitme arzusu duydukları olunca, Yenikapı metro istasyonuna oradan da Marmaray ile Bakırköy’e gittim. Kubilay sokaktaki kentsel dönüşüm nedeniyle artık yıkılmış olan evimizin oralarda dolandım umarsızca. Zuhuratbaba’dan Ataköy’e indim, daha önce oturduğumuz O5 ve TO 216 blokların civarında dolandım, annemin 10 yıldan fazla öğretmenlik yaptığı Muhittin Üstündağ İlk Öğretim okuluna doğru yürüyordum ki telefonum çaldı. Arayan Seyrantepe metro istasyonundaki görevliydi, olur da annemi tekrar görürse bana haber versin istemiştim. Görevli merkeze haber vermiş, metronun kameralarına bakmışlar ve annemin Sanayi Mahallesi metro istasyonu çıkışından görmüşlerdi. Hemen kardeşime ve kuzenimle bu bilgiyi paylaştım. Siz Sanayi Metro istasyonu civarında aramaya devam edin, ben geliyorum, 4. Levent istasyonundan çıkar, Sanayi Mahallesi istasyonuna doğru yürüyerek ve bakınarak gelirim dedim.
O gün Sanayi Mahallesi metro istasyonu civarında dolandık, durduk ama annemi bulamadık. Saat 5’e gelirken karakola gitmekten başka çaremiz kalmamıştı. Saat 21:00’de sokağa çıkma yasağı başlayacaktı ve en azından aramaya devam edebilmemiz için izne ihtiyacımız vardı. Polis de her ne kadar 24 saati geçmemiş olsa da annemin hastalığından dolayı başvurumuzu ciddiye alabilirdi. Karakolda durumu anlattık, elimizdeki bilgileri paylaştık. Fakat bize 21:00’den sonra aramamaya devam etmemiz için özel bir izin vermediler. Sadece “ Merak etmeyin, bütün ekipleri bilgilendirdik, sokağa çıkma yasağı başlayınca bulmak daha kolay olur” dediler. Biz sokağa çıkma yasağına kadar aramalarımıza devam ettik fakat bir sonuç alamadık. Kuzenler evlerine gitti, biz de eve geldik ve beklemeye başladık güzel bir haberin gelmesine. Sanırım saat 03:00’e doğru yatmak zorunda kaldık, aksi taktirde ertesi sabah tekrar aramaya çıkacak gücü, kuvveti bulamayacaktık.
Eski eşim Aynur sık sık arayarak ve uzun uzun konuşarak kaygılarımı, korkularımı gidermeye çalıştı. Evet! 22 Mayıs havaların ısınmaya başladığı bir zamandı, üzerinde t-shirt ve kolsuz ama içi kalın yeleği de vardı ama bütün geceyi dışarıda nasıl geçirecekti, uyuyacak mıydı bir yere uzanıp. Düşer bir yerini yaralar mıydı? Dahası dışarıda it kopuk anneme zarar verir miydi? Sanayi mahallesi metrosunun sanayi mahallesi tarafı pek de tekin yerler değildi. Acıkır mıydı, susar mıydı? Peki zaten uzun bir zamandır mesane kontrolünü kaybettiğine göre üstüne işer miydi? Islak ıslak sokaklarda ne yapardı? Olabilecekleri yazdığım şu an bile kafayı yiyecek gibi oluyorum. Kardeşim Twitter ve Facebook’tan annemin son çekilmiş ve kaybolduğu sırada üzerinde aynı kıyafetlerin olduğu bir fotoğrafı, başka fotoğrafları da ekleyerek paylaştık. Twitter’da binlerce paylaşıldı, hatta Ahmet Ümit ve Demet Sağıroğlu gibi ünlüler bile vardı paylaşanlar arasında. Bunun yanı sıra Getir firmasının merkezinde kardeşimin bir arkadaşı çalışıyordu. O da İstanbul’daki tüm Getir elemanlarının telefonlarına annemin arandığı bilgisini fotoğraflarla geçti.
Bir şekilde sabah oldu. Kuzenler geldi, kardeşimin vefâkar arkadaşı da Kağan da motoru ile gelmişti. Başladık yeniden aramaya. Artık sosyal medyada paylaşımı görüp de arayanlar başlamıştı. Her aramaya gitmek zorundaydık, inanmaktan başka çaremiz yoktu. Mesela biri sabah 07:00 sularında Akatlar semtindeki Mustafa Kemal Merkezi civarında çimenlere oturmuş ve annemin eşkaline benzer bir kadın gördüğünü söylüyordu ama bize bu bilgi saat 11:00 gibi geliyordu. Kalkıp gidiyorduk tabii ama aradan 4 saat geçmişken hâlâ orada bulabilir miydik annemi? Büyükdere Caddesini Levent tarafına geçmiş olmasını diliyorduk tabii ki, çünkü o taraf daha nezih bir semtti, orada başına kötü bir şey gelme ihtimali daha azdı. Mustafa Kemal Merkezi’nden yukarıya doğru çıkan yolda yürüyerek aramaya devam ettik. Sağlı sollu güvenlik kamerası olan Süpermarket vs vardı. Onların kameralarına bakmak istediğimizi söylüyorduk, yardımcı oluyordu herkes. Ama bir sonuç alamıyorduk. Yorulduğumuzu fark edince eve gidip, biraz soluklanalım dedik. Biraz atıştıracak şeyler aldık, hızlıca mideye indirdik, biraz da dinlenmiştik ki kardeşime bir telefon geldi. Arayan bir Getir elemanıydı. Kardeşim bana verdi telefonu, karşıdaki çocuk Yenilevend tarafında bir sitenin içinde anneme benzeyen birini gördüğünü söylüyordu. “ Nerede şimdi” diye sordum? “ Sitenin içinde yürüyor” dedi çocuk. Konum gönderiver ve gidip yakala hemen o kadını, biz hemen geliyoruz” dedim. Hiç vakit kaybetmeden arabay atladık, gideceğimiz yer belki 10 dakikalık mesafeydi. Yolda kardeşimin telefonu tekrar çaldı. Çocuk kadını yakalamıştı, “ Telefona ver, sesini duyalım dedim.” Karşıdan bir kadın sesi geldi. Güzel annemin, güzel sesiydi. Gözlerimden yaş boşandı. Çıkarken Aynur’u aramış ve bir ihbar aldığımızı, detaylarını ve yola çıktığımızı söylemiştim. Getir elemanı ile konuştuktan sonra Aynur’u tekrar aradım ve telefonda annemle konuştum ama görmeden rahatlayamayacağım demiştim. Sesini duymak yetmemişti nedense. Dokunmak, sarılmak, öpmek, koklamak gerekti, yüreğimin ferahlaması için.
Gönderilen konuma vardık, annem orada, Getir elemanın yanında duruyordu. Koştuk, sarıldık, öptük... Perişan görünüyordu ama olsundu, hayattaydı ya. Sadece aç, susuz kalmıştı. 33 saattir yoktu, üstelik bir geceyi sokakta geçirmişti. Her yerini kontrol ettim, yaralanmamıştı, üstüne çiş de yapmamıştı. Susuz kaldığı içindi büyük ihtimal ya da belki de pantolonunu, külotunu indirip yapmıştı, sanmam yapmamıştı bence. Sadece beyaz yeleğinin arkasında çimen yeşili birkaç leke vardı, demek ki çimenlere uzanmıştı. İnşallah düşmemişti. Her yerini kontrol ettim, eve gidince sıcak bir banyo yaptırdım, görünürde bir zedelenme, yaralanma yoktu. Getir elemanına ve tüm Getir ailesine minnettardık.
Hastalık her geçen gün doğal olarak ilerliyordu. Bu süreçte kirada oturduğumuz evin sahibi evi başkasına satmıştı ve yeni alıcı kendi oturmak istiyordu. Hoş yeni sahibinden kiralamaya kalksak son ödediğimiz kiranın 4 katından azını kabul etmeyeceği belliydi. Bizim blokta yeniden kiraya verilen bir daire için istenen rakam bu civardaydı. Yeni ev sahibine “çıkacağız, merak etmeyin” demekte başka yolu yoktu. Bize biraz zaman vermesini istedim. Önümde tek bir seçenek vardı, Ulaş’a taşınmak. Aslında bir seçenek daha vardı ama onu uygulamaya vicdanım izin vermiyordu. Aynur “Annemi yanımıza alalım, demişti" ama tabii ki kardeşimi de istemezdi. Onu ortada bırakamayacağıma göre gerçek sebebi gizleyerek, teklifi geri çevirdim. Onu ortada bırakamazdım çünkü annemin maaşı üzerinde onun da hakkı vardı, yoksa ona acıdığım için değil.
Bir haftalığına Ulaş’a gittim. Evi nasıl derler, toparlarız hesabını yapmam gerekiyordu. Yengem zaman kaybetmemiş ve eve çökmüştü yaz süresinde. Ayrıntıya girmeye değmez, yengem ve dayımın çocukları 1/3’ü onların olan evde oturmamızı istemiyorlardı. Ama eninde sonunda itiraz edemeyeceklerdi, yasal hiçbir dayanağı yoktu.
İstanbul’a döndüm. Evi toplamaya başladım. Tabii ki Eren efendi neredeyse hiçbir şey yapmıyordu. Nakliye firmalarıyla görüştüm, uygun bir fiyat bulmam gerekiyordu, elimizde çok para yoktu. Sonunda daha uygun fiyatlı bir nakliyeci bulabildim. Funda aradı, Nakliye bedelini Taylan ödemek istiyormuş. Kabul ettim, nakite sıkışabilirdik, kabul etmemiş olsak. Annem ile Eren’e nakliyeci gelmeden 1 gün öncesine uçak bileti aldım. Onlar vardılar, Ulaş’a. Halamda kalacaklardı. Nakliyeci sabah erkenden geldi, kamyoneti görünce, hayal kırıklığına uğradım. Kesin sığmayacaktı eşyalar. Nakliyeci “ Abi merak etme, sığacak dedi” ama ben rahatlayamadım. Adam haklı çıktı, zaten götürmemeyi düşündüğüm birkaç eşya kaldı evde, geri kalan her şey tıka basa dolmuştu kamyonete. Kamyonet yola çıktı öğleden sonra. Evde yatacak tek eşya yoktu ama ben sabah uçağı ile gideceğim için bir gece kalmalıydım İstanbul’da. Aynur ile tartışmıştık, Müberra eşya toplamaya yardıma gelmişti ve Aynur’a sen de gel dememiştim. Zaten son birkaç gündür işini gücünü bırakıp, bana yardıma gelmişti. Hatta toplanma organizasyonu komple onun planlamasına dayanıyordu. Telefonda tartışınca taksiye atlayıp, eve geldi. Bir süre tartışmanın ardından beni onunla eve gelmeme ikna etti. Atlayıp eve gittik. Sabah da erkenden kalkıp, havaalanına gittim.
Sivas’a indim ve nakliyeciyi aradım. O da yaklaşmıştı Sivas’a. Hemen hemen aynı zamanda Ulaş’ta olacaktık. Annemin halasının oğlu Ali abi, arkadaşını organize etmiş, evin acil ihtiyaçlarını elden geçirmişlerdi. Bazı yerleri mastikleşmiş, elektrik ve su tesisatının eksiklerini tamamlamışlardı. Ben vardıktan yarım saat kadar sonra da kamyonet geldi. 5-6 kişi işe koyulduk ve kısa sürede tüm eşyaları indirdik. Sonra peyderpey içeriye taşıdık. Bir günde her şeyi bitirmek mümkün değildi. Eşyalar yerleştirilirken evi içi leş gibi oldu dolayısıyla. Temizli işi de bana ve Aynur ablaya ( Annemin halasının kızı ) kalıyordu. O gece yattık halamlarda. Ertesi sabah ertesi sabah erkenden işe koyulmuştuk ki bana seslendiler. “Aynur geldi” dediler. Mutfaktan salona geldiğimde kulaklarımın yanılmadığını anladım. Koştum, sarıldım. Gözlerim doldu. Sabah bana SMS atmış ve telefonum bozuldui ancak arada sırada SMS atabiliyorum. Iphone meerkezine götüreceğim yazmıştı. Meğerse ben google haritalardan nerede olduğunu görmediğimde, meraklanmayayım diyeymiş.
Çok yardımı oldu gelişinin. Her şeyi o organize etti. Üstelik Aynur’un geldiği günün ertesi günü annesi düşmüş ve burnunu kırmıştı. Buna rağmen, hemen dönmedi geri. Ablası, abisi ve kız kardeşi ilgilenmişti annesinin rahatsızlığıyla. Neyse ki ciddi bir sağlık sorunu olmamıştı. Aynur birkaç gün sonra döndü eve. Artık daha da uzaktık birbirimize.
Evde ne kalorifer petekleri vardı ne de Ulaş’ta doğal gaz. Hayat, 54 yaşından sonra soba yakmayı, odun kırmayı öğretmek istiyordu. 11 Ocak 2024’de doğal gaz bağlandı ve önceki yaz yaptırdığım kaloriferi kullanmaya başlayınca en azından evi ısıtmak sorun olmaktan çıkmıştı. Evdeki ilerin çoğu tabii ki bana kalıyordu. Yemek yap, temizlik yap, hatta bir süre boyunca anneme banyo yaptırıp, giydirme görevleri hep bana zimmetliydi. Tembelliği bulaşık makinesini doldurma yönteminden bile anlaşılan kardeşim ( çekmeceyi öne çekmeye üşendiği için arkadan değil, öncen doldurmaya başlıyordu ) talep edilmedikçe sebze gibi yatmayı kendine yaşam tarzı edinmişti.
Bir kış böyle geçti. Annem Ulaş’a ilk geldiğimizde “ Biz neredeyiz” sorusuna, “Ulaş’tayız”, “ Burası kimin evi” sorusuna “ Bizim evimiz ” cevaplarını veriyordu. Zaman geçtikçe daha az konuşmaya başlamıştı. İstanbul’dayken evin içinde dolaşıyordu rahat rahat. Dışarıya ise biz yanında olmadan çıkmasına izin vermiyorduk, kaybolduğundan beri. Ulaş’ta da benim mutfakta olduğum bir gün kapıdan dışarı çıkıvermiş kendi başına. Biz evin içinde kendi başına dolaşmasına izin vermedik başlarda. Evde her odanın girişinde eşik vardı ve düşmesinden endişe ediyorduk. Biz onu yalnız başına yürütmedikçe, yürümeyi bıraktı. Acaba doğal süreci miydi hastalığın yoksa biz mi sebep olmuştuk yürümeyi bırakmasına. Kontrol edilebilir olması işimize gelmişti belki de. Sabah uyanınca kalkmaya da yeltenmiyordu, böylece başına istemeyeceğimiz bir şeyin gelmesi önlenmiş oluyordu.
Mart 2024'te gizlice çektiğim bir videoda kendi başına kahvaltısını yapıyordu. Yiyeceğini kendi başına ağzına götürmeyi ne zaman bıraktı tam hatırlayamıyorum. Birden olmadığına eminim, yavaş yavaş bıraktı. Hatta artık çatalını, kaşığını ben ağzına götürmek zorunda kaldığım dönemde bile kimi zaman kendisi, genellikle çorba yiyorsa, kasesinden birkaç kaşık aldığı oluyordu. Başlarda şikayetlenmeye başladım. Bundan sonra ben mi yedirecektim yemeğini de. Kardeşimin işe el atması genellikle sık rastladığımız eylemlerden değildi. Bir süre sonra tuhaf bir şekilde annemi beslemekten haz duymaya başladım. Sanki kefaretimi ödüyordum. Küçük bir bebekken ve hatta belli bir yaşa kadar annem beni böyle beslemişti, şimdi sıra bendeydi.
Maalesef bu hazı yaşamak uzun sürmedi. Kasım ayının başında annem yemekleri ağzına alsa bile kimi zaman çiğnemeyi durduruyor, yiyecekleri ağzında tutuyordu. Sabah bir bardak su ile ilaçlarını içerdi, bazen kahvaltının sonuna bir çay bardağı çay verirdim. Zaten son zamanlarda kahvaltısını sabah oturttuğumuz seyyar tuvalette yaptırmaya başlamıştım. 2 adet rafadan yumurtayı bir kaseye koyup, bol miktarda beyaz peynir ile karıştırıyordum. Öğleden sonra bir bardak su içiriyorduk ve akşam yemeğinde büyük bir bardak ayran veya meyve suyu veriyorduk. Bu miktar bile azdı büyük ihtimalle. Ama sıvı bir şeyler içirmek çok zorlaşmıştı. Bazen hemen yutmuyor, ağzından dışarı akıtıyordu suyun bir miktarını ve kalanı da yuttuğunda çoğunlukla öksürüyordu.
2024 Kasım ayının başlarında su içirmek neredeyse imkansız hale gelmişti. 12 Kasım sabahı 1 bardak suyu 1 saatte içirebilmiştim ki yarısı ağzından akıp gitmişti. Doktor kuzenim Funda’yı aradım, durumu anlattım. “Hemen yarın sabah hastaneye götürmelisin “ dedi. Numune Hastanesinde bir doktor buldum tanıdık. Bülent’ten arabayı ayarladım. Sabah erkenden kalktık. Annemin pijama altını ve emici külotunu yatakta döndüre döndüre çıkardık. Doğru dürüst idrar bile yoktu, yeterince sıvı almadığı için. Kaldırıp, sandalyeye oturtup, öyle taşımaya çalışalım diye düşündük. Annemin ayakta duracak hali yoktu. Dizleri bükülüyor, dik bile duramıyordu. Bir şekilde sandalyeye oturttuk. Sandalye ile kapıya kadar taşıdık. Kapının girişindeki merdivenleri sandalyede indirmeyi gözüm yemedi. Düşürmekten çok korktum. O korku ile bir güç, kuvvet gelmiş olmalı ki annemi bir elimle bacaklarının altında diğeri ise sırtından sıkıca kavradığım gibi kaldırdım ve dikkatlice merdivenleri indim. Arabanın sürgülü kapısının da yardımı ile arka koltuğa sırt üstü yatırdım. Eren de diğer kapıyı açıp iyice içeriye çekti annemi. Ayakları da tamamen içeriye girince, döndürüp, arkasına yaslayarak oturttuk. Hemen yola koyulduk. Annem arkasına yaslanmıyor, belini büküp, öne kapaklanarak oturuyordu. Yol boyunca o şekilde yarı baygın ama kimi zaman kafasını yan döndürerek dışarıya göz atıyordu. Bilincini kaybetmemişti, allahtan.
Hastaneye vardık. Annemi tekerlekli sandalyeye oturttuk binbir güçlükle. Annem hâlâ dik durmuyor, öne doğru oturuyordu. Doktorun yanına girdik, durumu, hastalığını anlattık. Hemen kan almaya gönderdi. Tüpleri laboratuvara siz götürün ve acil olduğunu söyleyin ki daha çabuk çıksın dedi. Doktorun dediklerini aynen yaptık. Buna rağmen 1 saatten kısa zaman almayacaktı sonuçların çıkması. Annemi dik tutamıyorduk. Omuzlarından geriye doğru çeksek bile sanki bedeni bir yay gibi gerilmişti kamburunu çıkararak öne doğru kuvvetle eğiliyordu. Sıra ile sigara içmeye gittik. Ben gelince Eren gitti. Hastaneye yatırırlarsa diye birkaç parça eşya koyduğum bir çanta hazırlamıştım. Annemin cep telefonunu da almayı iyi ki akıl etmişim. Birden annemin telefonu çaldı. Annemin öne doğru devrilmesini önlemek için bir elimle sıkıca tutarak, çantanın içinde çalan telefonu çıkarmaya çalıştım. Tam vazgeçiyordum ki son bir gayretle telefonu yakaladım ve telefon susmadan cevap vermeyi başardım. Arayan doktorun asistanıydı. Hemen odasına gelmemizi istiyordu. Kardeşime mesaj atıp, doktorun odasına gittiğimizi söyledim. Doktor “ Sonuçlar çıktı, çok susuz kalmış, Soydumu 162’iye çıkmış, hemen acile götürün müdahale etsinler ve palyatife yatırsınlar ”dedi. Acilde damar yolu açıldı, serum almaya başlayan annemin sedyede yatarken gözleri yavaş yavaş açıldı, biraz kendisine geldi. Acil doktoru “Yoğun bakıma almamız lazım fakat hastanemizde yer yok, diğer hastanelerde yer araştırıyoruz ”dedi. Sonunda Özel Medicana hastanesinde yer bulundu. Bir ara özel hastaneye kim bilir kaç para vereceğiz diye düşündüm ama sonra bu düşünceyi zihnimden uzaklaştırdım. 40-50 bin hiç önemli değildi. Annemin acilen sağlığına kavuşmasından başka önemli bir şey yoktu. Bir süre sonra ambülans hazır dediler, kardeşim ambülansla gidecek, bense arabayı alıp, Medicana’ya geçecektim. Medicana’ya varıp, arabayı park ettiğimde kardeşim aradı. İçeriye almışlar annemi. Çabucak Yoğun Bakım’ın önüne geldim. Kardeşim “Doktor birazdan bilgi verecek” dedi. 10-15 dakika sonra doktor geldi, “Annenizi bir süre burada misafir edeceğiz ”dedi. Doktora annemin hastalığı hakkında bilgi verdim, Alzheimer değil Fronto Temporal Demans teşhisi konduğunu, bu yüzden artık konuşmadığını da belirttim. Doktora, kuzenimin de doktor olduğunu ve PEG takılması gerektiğini konuştuk dediğimde, salak herif “ O zaman kendisi gelsin, hastası ilgilensin ” diyerek ne kadar kibirli ve saçma bir adam olduğunu gösteriverdi. Doktor biraz sonra annemi birkaç dakikalığına görebileceğimiz söyledi. Az sonra bizi içeri aldılar, annemi tamamen soymuş ve Yoğun Bakım yatağına yatırmışlardı. Tam hatırlamıyorum, belki burnundan beslemeye hemen başlamışlardı belki de ertesi gün geldiğimizde görmüştüm burnundan içeri giren hortumu. Canı yanmıştır onu takarlarken anneciğimin, içim parçalandı bunu düşündüğümde. Sonda da takmışlardı, o da canını yakmış mıydı acaba? Çok uzun tutmadılar bizi içeride, annemin üstünden çıkardıkları eşyaları bir torba ile elimize tutuşturdular. Ona dokunamadan, öpemeden orada yalnız bırakmak zorunda kaldık. Direkt eve gitmedik, altımızda araba varken MİS dönere gidip yemek yiyelim, dedik. Eve vardığımızda saat 15:00 olmuştu. Eşyaları olan poşeti çıkardım; içinde eşofmanı, kesilmiş tshirt’ü ev hırkası vardı. Çoraplarını koymamışlardı. Hırkasını t-shirt’ünü koklamak istedim, kokusu tam sinmemişti, sabah yeni giydirmişti. Hırkaya uzandım, direk tenine değmemiş olsa da uzun zamandır giydiği için kokusunu alırım sandım. Hırkayı da kestiklerini görünce önce sinirlendim, Tshirt’ü kolay çıkarmak için kesmenizi anlıyorum, hırkanın zaten önü açık, bunu niye kesiyorsunuz diye söylendim. Annemi bilmiyorum ama ben bu hırkasını çok seviyordum. Kesim işleminin sadece sol koluna yapıldığını fark edince, jeton düştü. Damar yolu o kolunda olduğu için mecbur kalmışlardı. Mecburen affettim onları. İçeri girip de annemi kanepede göremeyince bir tuhaf oldum. Yatağına baktım, orada da yoktu. Belki eve geri gelecekti ama bir gün gelmemek üzere gideceğini fark etmek kendimi tutamama sebep oldu, yaşlar boşandı gözlerimden. O gece uyuyana kadar zaman zaman ağlama krizleri ziyaret etti beni. Sabah 11:00’de görüş vardı. 9:30 arabasına bineceksek çok geç saate kadar kalmamalıydım. Eve geldiğimizde annemin çarşafını ve yastık yüzlerini değiştirmiştim. Geldiğinde tertemiz bir yatak onu bekliyor olsun istemiştim. Yatmaya yakın saatte aklıma bir fikri geldi. Hem annemin yatağında yatmak daha iyi hissetmemi sağlayacaktı hem de her sabah uyanınca kendi yatağımdan ona baktığım için gözlerim bir boşlukta kalmayacaktı.
Ertesi sabah 10:00’da hastanedeydik. 11:00’de doktor hasta yakınlarını teker teker çağırmaya başladı. Sıra bize geldiğinde içeri geçtik, doktor bilgilendirmesini yaptı, sadece dinlemekle yetindik. Tüm hasta yakınlarının bilgilendirmesi bittiğinde, görüş için üçer beşer içeri almaya başladılar. Annemin yanına geldiğimizde gözleri açıktı, burnunda besleniyordu. Elleri yorganın altındaydı. Cihazlara baktık, nabzı, oksijen satürasyonu, tansiyonu iyi görünüyordu. Yine çok kalamadık, veda edip, yine orada yapayalnız bıraktık. Normalde yapayalnız değildi, etrafında bir sürü sağlık görevlisinin yanı sıra başka yoğun bakım hastaları vardı. Ama yanında biz, oğulları yoksa annem yalnız sayılırdı benim gözümde.
Eren’le dönüşümlü gitmeye karar verdik. Annem 16 gün yoğun bakımda kaldı. Sürekli e nabızdan kan sonuçlarını takip ettik, hemen hemen her gün akciğer filmi çekildi. Susuzlukla ilgili kan değerleri bir haftanın sonunda düzeldi fakat enfeksiyonun tamamen ortadan kalkması ikinci hafta içinde gerçekleşti. Her hafta Yoğun Bakım doktoru değişti ve 25 Kasım haftası görevli olan doktor çok şükür en iyisiydi. PEG takılması konusuna olumlu baktı, Gastroenteroloji doktorundan konsültasyon iste. Genel cerrah da konsültasyonu yapıp onayları verdiklerinde PEG işlemi Yoğun Bakım ortamında yapıldı. Doktordan annemi bir gün servise yatırmayı, sağlık görevlileri PEG pansumanını yaparken ve beslerken izleyerek öğrenmeyi rica ettim. Serviste yatış bedellerini karşılamamız konusunda bir sorun olmadığını belirtim. 29 Kasım günü öğle saatlerinde annemi servise aldık. O gece annemin yanında kaldım. Sağlık görevlilerini dikkatle izledim, neyi nasıl yapmam gerektiğini öğrendim. 30 Kasım cumartesi sabahı annem taburcu oldu. Bülent hastaneye geldi ve bizi aldı. Eren evde bekliyordu bizi. Yine biraz zorlanarak annemi eve çıkardık ve kanepesine ki onun da her şeyini yıkamıştım, yatırdık. 2 hafta ömrümüzden ömür götürmüştü ama biraz olsun dinlenme imkanı da sunmuştu. Yemek konusu gündemimden çıktı, annemin iyi beslenmesine dikkat etmem gerekmeyecekti, artık. Şırınga ile midesine giren hortuma vereceğimiz özel mamalar yüksek besin değeri olan, eksiksiz gıdalardı. Biz ne bulursak yerdik, Eren için zaten sorun yok, ona bolca karbonhidrat ve şekerli gıda ver, yeter. Ben arada sırada sebze yemekleri yapardım kendime, güzel çorbalar ve tabii ki güçlü bir kahvaltı ile beslenme sorununu hallederdik. Eren’e zaten son tartışmamızdan sonra yemek yapmıyordum.
İlk 4 gün saat başı şırınga ile beslemek biraz zorladı doğrusu, 1 saat çok çabuk geçiyordu. SGK’nın karşıladığı beslenme pompası ve pompa seti işlemleri tamamlanınca bize tahsis edilmiş hemşire cihazı ve nasıl kullanacağımızı detaylı olarak anlattı. Sabah 08:00’de beslenme pompasını bağlıyoruz, gece 22.00’ye kadar beslenme devam ediyor. Sadece 3 saatte bir şırınga ile su veriyorum. İlaçlarını ezip, suda eriterek enjektörle vermek gerekiyor. Tek sorun ki ona da çözümü erken yatmakta buldum. 08:00’de beslenmeye başlamak için yarımşar saat arayla verilmesi gereken 2 aç karnına ilaç için 07:00’de işleme başlamak gerekiyor. 06:45’de kalksam yeterli. Annemi, beslenme pompasını 22:00’de kapattıktan yarım saat sonra yatırabiliyoruz. O da yarım saat sürse, kendime de bir yarm saat ayırsam 23:30’da uyuyabiliyorum. Şu ana kadar uygulayamadım ama bu gece yani 10 Aralık, Salı günü kararlıyım.
Dün gece ( 11 Aralık 2024’de) 23:00’de yapmayı başardım. Saat 21:00 gibi uykum gelmiş olmasına rağmen 23:30’da yatağa girer girmez, uyuyamadım. Birkaç kez sağa sola döndüm, sanırım ben yattığımda annemin de hâlâ uyanık olmasından dolayı bir şekilde beynim hemen uykuya sokmadı beni. Ama çok da direnmemiş beynim, kolumdaki saatin söylediğine göre 23:45’de hafif uyku ile giriş gerçekleşmiş. 6 saat 53 dakika uyumuşum.
Bu hastalık iyileşmeyecekti ve annem hayatını kaybedene kadar kim bilir ne zorluklarla karşılaşacaktık. Annem anlatırdı; kayın babası yani Rıza dedem anneme yıldızname falı bakmış bir vakit. Ciddi bir hatalığa yakalanacaksın ama atlatacaksın ve 85 yaşına kadar yaşayacaksın demiş. Annem o ciddi hastalığı 70’li yılların sonunda geçirdiği kalp romatizması olarak kabul etmişti. Bu demans nereden çıktı o zaman. Demansın 85 yaşına kadar yaşamasına izin vermeyeceği açıktı. Yoksa dedemin bahsettiği hastalık bu demans mıydı ? Eğer annem bu hastalığı atlatacaksa dünyada bir ilk olacaktı. İnsanoğlunun bugünkü TIP bilgisi ve teknolojisi bu hastalığa çare olamıyordu. Bu durumda geriye insandan üstün yaratıkların bilgi ve teknolojisi kalıyordu. Uzaylıların dünyayı ziyaret ettikleri de kanıtlanmadığına göre pek bir umudumuz kalmıyordu. Zaman zaman gün içinde hemen her zaman da yatağa girip uyumaya çalışırken uzayların annem için geldiğini hayal ediyordum.
O gece de annemi yatırmış, ortalığı toplamış ve kendimi de yatmaya hazır etmiştim. Annemin yatağının yanındaki pencerenin perdelerini çekmiştik. O pencerenin yönünde güçlü bir ışık kaynağı yoktu ama tam yatağa oturmuştum ki güçlü bir yeşil ışık parladı pencerenin arkasından. Bu ne şimdi demeye kalmadı, ışık mora ve sonra da kırmızıya döndü. Hemen pencereyi araladım. Pencere bizim arkadaki 3 dönümlük bahçeye bakıyordu. Bahçenin tamamını göremiyorduk. Çünkü Bülent’in kömürlüğü bir bölümünü kapatıyordu. Buna rağmen sürekli 2 renk arasında değişen ışık öylesine güçlüydü ki kömürlüğün arkasından yoğun bir şekilde sızıyordu. Önce bir korku sardı bedenimi, sonra bir merak hücum etti zihnime. Hava soğuktu hemen polar hırkamı aldım, üstüne de montumu giyip dışarı attım kendimi. Yavaş yavaş bahçeye doğru yürümeye başladım. Kömürlüğü yanına varınca hemen ortaya çıkmadım. Kafamı uzatıp gizlice neler olduğunu anlamaya çalıştım. Bahçenin tam ortasından yayılıyordu ışıklar. Hem ışığı güçlü oluşu hem de sis bulutu gibi bir yoğunluk olduğu için tam olarak göremiyordum merkezde ne olduğunu. Korkumu bastırmaya çalışarak yürüdüm biraz daha. O anda ışıklar gücünü azaltmaya, sis de sanki bir rüzgar çıkmış gibi dağılmaya başladı. Sis tamamen dağıldığında kenarları yaklaşık 3 metre olan bir küp çıktı ortaya. Küp toprağa temas etmiyor, 50-60 cm kadar havada duruyordu. Küpün kenarlarında oymalı figürler vardı. Giza piramidine benzeyen kocaman üçgenler vardı ama bir yanında tabanı zemine paralelken diğer görebildiğim diğer kenarında sivri ucu toprağa doğru duruyordu. Aniden bana dönük olan piramid şeklideki kabartma kenarlara doğru açıldı ve üçgen formda bir kapı açıldı. İçeriden dışarıya doğru bir rampa çıktı ve bir ucu toprağa temas etti. Hâlâ hayretler içinde izliyordum. İçeriden boyu 150 cm civarında bir cisim çıktı ve rampa aracılığıyla toprak zemine kadar hareket etti. Cismin formu ortadan şişkin, altına ve üstüne doğru incelen, yumurta gibi diyebileceğimiz bir formdu, sadece üst ve altta çapı yumurtadan daha fazla küçülüyordu. Hatta boğum boğumdu ki Michelin’in Bibendum. Fakat bibendum’um kolları, bacakları ve kafası vardı. Bu cisimde bu organlar yoktu. Sonradan fark ettim ki zaten rampaya temas etmiyordu ayakları diyebileceğim alt kısmı. Toprağa da temas etmiyordu ve artık bana doğru gelmekteydi. Donup kalmıştım. Aramızda 3 metre kadar bir mesafe kalmıştı ki ses çıkarmaya başladı. Konuşma gibiydi ama bildiğim bir lisan değildi, zaten dünya da konuşulan taş çatlasa 4-6 lisanı tanıyabilir, 2 tanesini de anlayabilirdim. Bir süre daha devam etti bu sesler. Sonra birden değişti ve Türkçe konuşmaya döndü. Söylenenleri artık anladığımı fark etmiş olmalı ki bana “ Merhaba, işte buldum, sonunda çözdüm senin lisanını” dedi. Ben de cevap vermek zorunda hissettim kendimi ve sadece “Merhaba” sözcüğünün heceleri döküldü dudaklarımdan.
Çakma Bibendum “Bir süredir bizi hayal ediyordun, artık gelelim ve seni bir görelim dedik” dedi.
- “Siz var mıydınız ?”
- “ Elbette varız” dedi.
- “ Neden geldiniz? ”
- “ Anneni iyileştirmemizi istedin ya”
- “ Nasıl yapacaksınız ki? ”
Karın diyebileceğim orta bölgesi açıldı ve cep telefonu büyüklüğünde, elle tutma yeri olan bir şey çıktı. Tam olarak saç fırçasına benziyordu, diyebilirim.
- “ Al bunu, ucundan tut ve annenin kafasının üzerinde temas etmeden, ama 2 cm’e kadar yaklaştırarak gezdirmeye başla. Birkaç saniye sonra önce yeşil, sonra, mor sonra da kırmızı ışıklar saçmaya başlayacak ve bir döngü halinde devam edecek. Işıklar tamamen sönene kadar annenin kafasının çevresinde dolaştırmaya devam et. Işıklar söndüğünde işlem tamamlanmış olacak. Sizin dünya saatinizle yaklaşık 6 saat içinde annenin beyin hücreleri tamamen yenilemiş ve kaybettiği bilişsel fonksiyonları geri gelmiş olacak. Hatta bilişsel fonksiyonları eskisinden daha etkin ve anneniz sizin deyiminizle daha zeki, daha hızlı kavrama yeteneğine sahip olacak. Bu şekilde 10 sene daha yaşayacak ama dedenin yıldızname falında söylediği gibi 85 yaşında vefat edecek.”
“Bizim daha yapacak çok işimiz var, hoşça kal” deyip, geldiği yere doğru yöneldi. Elimde cihaz arkasından bakakaldım. Kapıdan içeri girdi; önce rampa içeriye girdi, sonra açılan kapı kapandı. Cisim tekrar sırasıyla o 3 rengi yaymaya başladı. Bir sis bulutu çevreledi cisimi, arkasından renkler daha güçlü ışımaya başladı ve cisim biraz yükselmeye başladı. Aşağı yukarı 30 metre yüksekliğe ulaşınca aniden hızlandı ve saliseler içinde karanlık gökyüzünde gözden kayboldu.
Eve geri döndüm. Zaman kaybetmek istemiyordum. Saat gece yarısını geçmişti, madem ki 6 saat sürecekti iyileşme süreci hemen başlamalıydım ki annem sabaha sağlıklı olarak uyansın. Eren’in odasının kapısı kapalıydı, bir şeyler izliyordu sanırım. Ben çıkarken tuvalette olduğu için beni görmemişti. Geri geldiğimi de fark etmedi. Annemin odasına girdim, ışığı yaktım, uyanmadı. Hafif hafif horlayarak uyuyordu. Dik yatırmıştık ama yine de kafasının yastığa temas eden yerlerine işlemi uygulayamayacağımı fark ettiğim için uykusundan uyandıracaktım. Oturur pozisyona getirebilir miydim acaba tek başına. Biraz zorlanacaktım ama deneyecektim. Arkasını yastıklarla destekleyerek, omuzlarından kaldırarak dikleştirmeyi başardım. Yine o korku dolu gözlerle bana bakıyordu. Bu bana böyle son bakışı olacaktı, hiç şüphem olmadığını hissettim. Bidendum’a %100 güvenmiş, inanmıştım. Zaten kaybedeceğim ne olabilirdi?
Oturma pozisyonunu istediğim gibi ayarlayınca Bibendum’un tarif ettiği gibi işleme başladım. Hakikaten cihaz birkaç saniye sonra o 3 rengi ışımaya başladı. Ben de alın bölgesinden başlayarak kafanın yanlarına, üstüne ve annemin kafasını sağ elimle öne doğru iterek arkasına işlemi uyguladım. Sağ elimin işaret parmağının el ile birleştiği yerde sanırım kireçlenmeden dolayı bir süredir devam eden bir ağrı vardı. İşte tam orada bir karıncalanma hissettim. Işınlar annemin kafasına destek olurken benim elime de nüfuz etmişti ve sanırım benim elimi de tedavi ediyordu. Bu güzel haberdi, sabah Eren de cihazı kendine kullanır ve Akciğer, Mide vs gereken yerleri tedavi ederdi. Benim prostat da iyileşirdi herhalde. Annemin de kalbine, akciğerlerine ve dizlerine uygulardık. Bu süper haberdi, Aynur’u da çağırırdım, diz protezine, kalçasına uygulardık. Aynur'un annesini, Sakine teyzemi ve teyzemi de iyileştirirdik. Bibendum neden başka yerlerde de kullanabileceğimi söylememişti acaba. Annemin işlemi bitince anladım nedenini. Cihaz birden ellerimin arasında yok oluverdi. Demek ki sadece annem için gelmişti o cihaz, ben tesadüfen sağ elimdeki sorunu tedavi edebilmiştim. Şimdi yatıp uyuma zamanıydı. Bibendum’a güveniyordum, sabah yepyeni, güzel bir olacaktı.
SON
12.12.2024
Yorumlar
Yorum Gönder